Big brother is watching you!
George Orwell
Bir canlının doğumuyla başlayan yolculuğundaki büyüme ile “işleri büyütmek” deyimini birlikte düşününce büyümenin deneyimi de beraberinde getiren bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, duygusal ve fiziksel büyüme ne zaman tamamlanır, tamamlanır mı ya da insan ne zaman “büyük” olur sorusunun cevabını vermek kolay değil. Belki de “büyük” olmak tamamen bir yanılsamadır. G. Orwell’ın kitabında bahsettiği gibi bizi izleyen bir “Big Brother” da yoktur.

Elbette bir “büyük”ten bahsettiğimiz zaman mutlaka “küçük” kavramı da kendini var edecektir. Wilhelm Reich “Dinle, Küçük Adam” (1948) isimli kitabı ile büyük ve küçük kavramını farklı bir şekilde ele alıyor. Büyümeye giden yolları ve küçük kalmanın nedenlerini sorgulatıyor.
“Büyük adam yaşamın amacını senin gibi zengin olmakta, kızlarının kurallara göre evlenmelerinde, politik kariyerde, profesör süslerinde görmüyor. Senin gibi olmadığı için onu ‘dahi’ ya da ‘tuhaf’ olarak adlandırıyorsun. Ama o senin boş gevezelik toplantıların yerine kendi düşünceleriyle yalnız kalmayı tercih ettiğinde onun toplumsal olmadığını söylüyorsun. Sen küçük adam, bu sıradan dürüst adamın karşısında yozlaşmışlığın içinde kendini “normalliğin” prototipi olarak çıkarıyor ve ona “anormal” diyorsun. Onu küçücük ölçülerinle ölçüyorsun ve senin normallik ölçülerine uymadığını düşünüyorsun.”
Yaşamın amacı nedir meselesi her birey için kendi dünyasında cevabını aradığı öznel bir meseledir. Lacan “Arzu, ötekinin arzusudur.” der, burada öteki benden ne istiyor, ne yapmamı bekliyor soruları ile karşı karşıya geliyor özne. Eğer ondan zengin olmasını , politik kariyer yapmasını, kadınların kurallara göre evlenmelerini istiyor olduğuna inanıyorsa bu öznenin yaşam amacı olabilir. Peki bütün bunları karşıladıktan sonra ne olacaktır? Ya da ötekinin arzusu doyumlu ya da sonlu mudur? Ötekine her baktığımızda başka bir eksikle karşı karşıya gelmemiz an meselesidir. Çünkü arzu eksik üzerine kuruludur der Lacan. Yine “yaşamın amacı nedir?” sorusuyla baş başa kalıyoruz. Sorumuzun cevabını net bir kesinlik içinde alamamanın verdiği yaşama arzumuzla hayatımızı sürdürüyoruz. Peki ya başından beri net bir cevabımız olsaydı?