“Aşk çıkışı olmayan bir yanlış anlamalar labirentidir.”
Jacques-Alain Miller
Aşk üzerine ele alınan farklı tanımları düşünürsek bu ifadelerde öznenin biricikliğinin söz konusu olduğu söylenebilir. Bu öznellikle birlikte edebiyat, psikanaliz ve felsefe alanında aşk ile ilgili pek çok tanımlamaya alan açmış psikanalistlere, şairlere ve filozoflara konu olmuştur. Yüzyıllar boyunca aşkı tanımlamak da içinden çıkılması güç bir labirente dönüşmüştür.
Lacan “Âşık olmak kendinde bulunmayanı bir ötekine vermesidir.” der. J. Alain Miller ise bunu âşık olmanın öznenin ancak kendisindeki eksikliği kabul etmesiyle mümkün olabileceği şeklinde yorumlar. Kişi eksikliğini onu doldurabileceğini düşündüğü bir ötekine açar. Bruce Fink Lacan’da Aşk kitabında bunu oldukça somutlaştıran bir ifadeyle anlatmıştır; “Seni seviyorum” demek –ben eksiğim ve sen benim eksiğime sesleniyorsun- demektir der. Freud’un kastrasyon kavramıyla da ele alacak olursak âşık olan kişi âşık olunan karşısında kastre olur. Bütün bu kavramlar göz önünde bulundurulduğunda aşkı bir kalıba sığdırmanın imkânsızlığını öznenin arzusunu bulmasındaki imkansızlıkla birlikte düşünmek mümkün mü?
Edebiyat alanındaki tanımlamaları düşündüğümüzde ise aşkın çeşitliliğinin yanı sıra betimlemesi de her şairde, yazarda farklı bir yankı uyandırmıştır. Aşkın öznelliği ve ifade ediliş biçiminde söz sanatlarına başvurulması ise aşk’ın ifadesindeki eksik kalan anlamı taşıyabildiği için okuyana o eksikliği doldurabilmesi için bir alan açar sanki. Divan edebiyatındaki gül ile bülbülün arasındaki aşkı düşündüğümüzde ise bu aşkın çıkış noktalarından birinin bülbülün en canlı öttüğü vaktin gülün açtığı zaman olmasıyla kurulan bir düşlem söz konusudur. Gül ile bülbülün aşkında, ona güzel sözler söyleyen gül açar ve gülün üzerindeki böceklerden beslenen kokusuyla mest olan bülbül de gülün açtığı zamanda daha canlı ötmeye başlar. Birbirlerinden uzak olduğunda ise gül solar dikeni kalır, dikenin bülbülü kanatmasıyla da gül rengini kırmızıya boyar.
Lacan aşk konusunun içinden çıkılamayan bir labirent olmasındaki sebebin “kişideki eksiğin ötekinde saklı olmadığıdır” der. Ancak özne ötekinde bulduğunu sandığı eksik ile boşluğunu doldurmak istemeyi bırakana kadar aşk devam eder. Leyla ile Mecnun’dan Romeo ve Juliet’e kadar eksiğin dolmadığı bir konumda aşkın varlığı görünür olur sanki. Aşık Veysel’in de dediği gibi “seversin, kavuşamazsan aşk olur” ifadesinde eksikliğe yaptığı atıf Lacan’ın eksiği aradığımız yerin öteki olmasından iler gelir.
O halde Şems Mevlana’yı bırakıp gitmeseydi aşkının varlığı aşağıdaki dizelerin varlığı gibi bu denli görünür olur muydu?
Gitti eşsiz güzellikteki
Doyamadım görmeye
Gitti ama acısı kaldı,
Gül soldu dikeni kaldı…
Kl. Psk. Burçe Tulpar
Kaynak:
Lacan‘da Aşk: VIII. Seminer Aktarım Üstüne Bir İnceleme. Bruce Fink
Psikanaliz Bize Aşkı Öğret! Jacques-Alain Miller’ın Hanna Waar ile yaptığı aşk üzerine söyleşiyi çeviriyi çeviren Özlem Akarsu, Yazı linki
Zavotçu, G. (1997). Türk Edebiyatı’nda Gül ve Bülbül Mesnevileri, Doktora Tezi, Atatürk Üniversitesi.