-
Çocuksunun Kıyısında Bir Ahtapotla Kurulan Bağın Ardındaki Düşlemden, Lacan’ın Mantıki Zamanına Yolculuk
Burçe Tulpar, Pınar Arslantürk
Psikanaliz Yazıları 44. Sayı, Bağlam Yayınları

“Bu metinde “Ahtapottan Öğrendiklerim” belgeselinin başrolündeki Craig Foster’ın dalgıç olarak bir ahtapotla kurduğu bağın ardındaki düşlemi ile bu bağın dönüşümleri, Lacan’ın mantıki zaman üzerine olan çalışmasıyla beraber ele alınmaktadır. Yazarlar bu metinde, dalgıcın deniz altı yaşamına bakışı ve hayatının dönüşümünü ele alırken “Karadayken kuramadığı ve ait hissedemediği ilişkilerden sonra, denizde yaşayan ve yabani bir canlı olan ahtapotla kurduğu ilişkide bulduğu nedir?” sorusunun cevabını aramaktadır. Bununla birlikte metinde dalgıcın “doğayla bir olma” düşlemi ve narsistik sürgünü, R.Rolland’ın Freud’a yazdığı mektupta tanımlamış olduğu ve Freud’un kuramsal bir açıklama getirdiği “okyanusvari duygu” ile birlikte ele alınmaktadır. Ardından dalgıcın uzun süre denizin altına bakmasıyla, onun öznel duruşunda oluşan değişiklikler incelenmektedir. Onu herkesten uzaklaştıran ve denizin altına sürükleyenden, herkes gibi “sıradan” ve “bir şeyin parçası” yapan şeye doğru giden yolculuğundaki bu farklı anlar; Lacan’ın “Mantıki zaman ve öncelenmiş kesinlik iddiası” isimli metninde ortaya koyduğu görme, anlama ve sonuçlandırma anlarıyla birlikte ele alınmaktadır. Tüm bunlarla birlikte, bu metinde “İki insan arasında kurulan bağdan farklı olarak, bir hayvanla kurulan bağa özgü olan nedir?” sorusunun oluşması üzerine Freud’un ve Lacan’ın köpekleriyle kurdukları bağları incelenmektedir.”
Yazının tamamına Psikanaliz Yazılarının 44. sayısından ulaşılabilir.

-
Osami Dazai’nin İnsanlığımı Yitirirken Romanı’ndan Lacan’ın Büyük Öteki Kavramına
“Toplumun esrarengizliği; okyanus olan toplum değil, bireydir.“
Osami Dazai

Koitsu Tsuçiya –alıntı*-
“-Bilirsin ya, daha fazlasını toplum kabul etmez…
Toplum dediği tam olarak neydi? İnsanın çoğulu mu? Toplum denen şey tam olarak nerede bulunuyordu? Tüm hayatımı toplumdan korkarak, onu güçlü, ürkütücü ve korkutucu bir şey olarak hayal ederek yaşamıştım. Ama Horiki konuşurken birden anladım.
Toplum dediğin şey sen değil misin?
Bu cümle dilimin ucuna kadar geldi ancak Horiki’yi kızdırmak istemediğim için sustum.
+toplum bunu kabul etmez.
-toplum değil sen kabul etmezsin, değil mi?
+eğer böyle yapmaya devam edersen, toplum sana iyi davranmaz.
-toplum değil yani, sen.
+toplum seni canlı canlı gömer.
-toplum değil, beni gömecek olan sensin, değil mi?
Ancak o zamandan itibaren bu yarı felsefi inancı, ‘Toplum dedikleri bireyden ibaret değil midir?’ fikrini sürdürdüm. Böylelikle toplum denen şeyin bireyden öte olmadığını düşünmeye başlayıp eskiden olduğundan biraz daha rahat bir şekilde kendi irademle hareket edebilmeye başladım.”
-alıntının sonu-
Yazarın toplum olarak adlandırdığı şey Lacan’a göre aslında düşündüğümüz gibi mutlak, bütün ve kusursuz bir otorite değildir. Bir illüzyondan ibarettir yani biri her zaman somut olarak orada ve bize bir şey söylüyor olmayabilir. Toplum ifadesi Lacan’ın Büyük Öteki kavramıyla örtüşür. Burada Büyük Öteki, yasayı koyan biri ya da birileri olarak düşünülebilir. Romandaki karakter hayatını görünmez bir yargıcın kurallarına uyarak, ondan korkarak geçirir. Ancak bir noktada,
“Toplum değil, sen kabul etmezsin.”
ifadesiyle bir kırılma anı yaşar. Bu an, öznenin Büyük Öteki’nin mutlaklığına olan inancının sarsıldığı çözümlenme anıdır.
Artık “toplum”un sözünün arkasında bir insan sesi, bir bireysel yargı olduğunu fark eder. Toplum denilen şeyin belli bir özne değil, gösterenlerden oluşan bir sembol olduğunu görür. Lacan’ın deyimiyle, burada Büyük Öteki’nin eksikliğini görür; orada bir delik açılır onun da bütün, tamamlanmış, eksiksiz bir varlık olmadığını anlar. Bu farkındalıkla birlikte özne artık kendi arzusuyla temas edebilir bu alanı kendisine açmaya başlayabilir. Artık “toplum ne der”in değil, “ben ne istiyorum”un sesine yer açabilir.
O halde Dazai’nin “Toplumun esrarengizliği; okyanus olan toplum değil, bireydir.” ifadesindeki gibi belki de gizemli olan toplumun kendisi değil bireyin bilinçdışının derinliğidir.
Kl. Psk. Burçe Tulpar
*İnsanlığımı Yitirirken, Osamu Dazai. İthaki Yayınları, sf. 77.
#Lacan #Psikanaliz #BüyükÖteki #SembolikDüzen #Öznellik
-
PSİKANALİZ BİZE AŞKI ÖĞRET!

*Bu yazının kaynağı SANATATAK TEMMUZ 31, 2015 yayınındandır.
Fransız psikanalist Jacques-Alain Miller’ın Hanna Waar ile yaptığı aşk üzerine söyleşiyi SanatAtak çeviri ekibinden Özlem Akarsu çevirdi: “Aşk çıkışı olmayan bir yanlış anlamalar labirentidir.”
Hanna Waar: Psikanaliz bize aşk hakkında bir şey öğretir mi?
Jacques-Alain Miller: Oldukça çok şey şey öğretir çünkü psikanaliz deneyiminin temel varolma nedeni aşktır. Psikanalize konu olan hastanın analizcisinin önüne getirdiği ve aktarma olarak adlandırılan, otomatik ve çoğunlukla bilinçdışı olan aşkın sorgulanma sürecidir. Bu uydurma bir aşktır ama gerçek aşkı yaratan herşey onda da mevcuttur. Kendi mekanizmasına ışık tutar: Aşk gerçeğinizin aslını bildiğini düşündüğünüz kişiye yöneltilen bir şeydir. Ama aşk, katlanılması oldukça güç olduğu zamanlarda, bu gerçeğin sevimli ve kabul edilebilir olduğunu düşünmenize olanak sağlar.
H.W: Öyleyse, gerçekten aşık olmak nedir?
J.-A. M.: Birisine gerçekten aşık olmak, ona aşık olarak kendiniz hakkında bir hakikate ulaşacağınıza inanmaktır. “Ben Kimim” sorumuzun yanıtının saklı olduğu ya da bu sorumuza bir yanıt verebilecek kişiye aşık oluruz.
H.W: Neden bazı insanlar aşık olmayı bilirken ötekiler bilmez?
J.-A. M.: Bazı insanlar ötekinin, kadının ya da erkeğin içinde aşkı nasıl kışkırtacağını bilir, bunlar için seri aşıklar benzetmesi yapılabilir. Bu insanlar sevilebilmek için hangi düğmelere basacaklarını bilirler. Ama bunlar ille de aşık olmazlar, tam tersine kurbanlarıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynarlar. Aşık olabilmek için kendinizdeki eksikliği kabul edip ötekine duyduğunuz ihtiyacı, onu özlediğinizi itiraf etmeniz gerekir. Kendi içlerinde eksiksiz ve mükemmel olduğunu düşünenler ya da böyle olmak isteyenler, nasıl aşık olunacağını bilmezler. Ve kimi zaman bu gerçeği acı bir şekilde öğrenirler. Her türlü hileyi yapar, ipleri gizlice ellerinde tutarlar ama aşkın risklerinden de sevinçlerinden de bihaberdirler.
H.W.: “Kendi içinde eksiksiz ve mükemmel”: yalnızca bir erkek böyle düşünebilir…
J.-A. M.: İyi bir saptama! Lacan şöyle diyordu, ‘Aşık olmak sizde bulunmayanı vermektir.’ Bu şu anlama gelir: aşık olmak eksikliğinizi fark edip onu ötekine vermektir, onu ötekine yerleştirmektir. Aşık olmak sahip olduklarınızı vermek değildir, eşyalar ve hediyeler vermek değildir, aşık olmak sahip olmadığınız başka bir şeyi, sizi aşan bir şeyi vermek demektir. Bunu yapabilmek için eksik olduğunuzu, ya da Freud’un bir zamanlar söylemiş olduğu gibi ‘iğdiş’ olduğunuzu varsaymanız gerekmektedir. Ve bu tavır özü itibarı ile feminendir. Kişi yalnızca feminen bir duruşla gerçekten aşık olabilir. Aşk feminenleştirir. Aşkın bir erkekte daima biraz komik durmasının nedeni de budur. Ama alayın kendisini sindirmesine izin verecek olursa, bu kez de kelimenin gerçek anlamıyla kendi cinsel gücünden emin olamamaya başlar.
H.W.: O zaman aşık olmak erkekler için daha mı zor?
J.-A. M.: Elbette! Aşık bir erkek bile aşkının nesnesine karşı gurur parlamaları, saldırganlık patlamaları yaşar çünkü bu aşk onu eksik, bağımlı bir konuma sokmuştur. Bu yüzden erkek, aşık olduğunda askıya almış olduğu erkeksi duruşa geri dönebilmek için, aşık olmadığı kadını arzulayabilir. Freud erkeğin özündeki bu ilkeyi ‘aşk hayatının değersizleştirilmesi’ –aşk ve seks arzusu arasında bölünme- olarak tanımlar.
H.W.: Ve kadınlarda?
J.-A. M.: Bu daha az yaygındır. Çoğu durumda eril partnerin ortak özne olması söz konusudur. O bir yandan çifte jouissance[1] veren ve çiftin arzuladığı erkektir, ama aynı zamanda kadınsılaşmış, zorunlu olarak iğdiş edilmiş, aşık olunan adamdır. Burada belirleyici olan anatomi değildir: erkek duruşunu benimseyen bazı kadınlar vardır. Ve bu kadınların sayısı giderek artıyor. Aşkı yaşamak için evde bir erkek; ve jouissance için internette, sokakta ya da trende karşılaştığı başka erkekler…
H.W.:Neden ‘giderek artıyor’?
J.-A. M.: Kadınsılığa ve erkeksiliğe dair sterotipler radikal bir dönüşüm süreci içindeler. Erkekler duygularını açmaya, aşık olmaya ve kendilerini kadınsılaştırmaya davet ediliyorlar; tam tersine kadınlar ‘maskülenleşmeye doğru itildikleri’ belli bir dönemin içinden geçiyorlar: hukuksal eşitlik adına her ikisinden de hala ‘ben de’ demeye devam etmeleri isteniyor. Aynı zamanda homoseksüeller de heteroseksüellerle aynı haklara ve sembollere, örneğin evlenme ve evlat edinme, sahip olmak istiyorlar. Dolayısıyla rollerde geçmiş yılların sabitliği ile çelişen temel bir istikrarsızlık, aşk sahnesinde yaygın bir değişkenlik hüküm sürmekte. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın belirttiği gibi aşk ‘akışkan’ bir hal alıyor. Herkes kendi ‘yaşam tarzını’ bulmaya, kendi jouissance biçimlerini ve aşık olma biçimlerini varsaymaya itiliyor. Geleneksel senaryoların modası yavaş yavaş geçiyor. Normlara uyumlu olmanın ki toplumsal baskı henüz yok olmadıysa da yok olmasının eli kulağındadır.
H. W.: Lacan ‘Aşk daima karşılıklıdır’ demişti. Bugünkü şartlarda bu hala geçerli mi? Aşkta karşılılık ne anlama geliyor?
J.-A. M.: Bu cümle ya hiçbir biçimde anlaşılmadan durmaksızın tekrarlanıp durur ya da yanlış biçimde anlaşılır. Bu birinin size aşık olması için, sizin ona aşık olmanızın yeterli olacağı anlamına gelmez. Bu saçma olurdu. Bunun anlamı şudur: ‘Eğer size aşıksam, siz bu aşka layık olduğunuz içindir. Aşık olan benim ama siz de bu aşka karışırsınız çünkü sizde benim size aşık olmama yol açan bir şey vardır. Bu karşılıklıdır çünkü burada mekik dokuyan bir şey vardır: size duyduğum aşk, benim için aşkın nedeni olmanızın geri dönüşüdür. Dolayısıyla siz kuşatılmışsınızdır. Size olan aşkım yalnızca benim maceram değildir, bu macera size de aittir. Benim aşkım sizin hakkınızda sizin kendi kendinize bilemeyebileceğiniz bir şey söyler’. Bu birinin aşkının ötekinin aşkıyla karşılık bulacağını asla garanti etmez: bu gerçekleştiğinde daima bir mucizenin buyruğu olarak hayat bulur, peşinen hesaplanamaz.
H. W.: Onu tesadüfen bulmayız. Neden o erkek? Neden o kadın?
J.-A. M.: Aşk hali için, arzunun nedeni için Freud’un Liebesbedingung diye tanımladığı bir şey var. Bu, insanın içinde var olan ve sevilecek kişinin seçimi için belirleyici bir işlevi olan bir özellik ya da bir dizi özelliktir. Bu sinirbilimlerinden paçasını bütünüyle kurtarır çünkü herkes için biriciktir, herkesin kendi tekil, mahrem tarihine kök salar. Kimi zaman dakikaların önem kazandığı özelliklerdir. Örneğin Freud bir hastasındaki arzu nedeninin kadının burnunun üzerindeki bir ışıltı olduğunu ortaya çıkarmıştır.
H. W.: Böyle önemsiz şeyler üzerine temellenen bir aşka inanmak çok güç!
J.-A. M.: Bilinçdışının gerçekliği kurguya baskın çıkar. İnsan hayatının ne kadarının, özellikle de aşk söz konusu olduğunda, küçük şeylerin, önemsiz şeylerin, ‘kutsal ayrıntıların’ üzerine kurulduğunu hayal bile edemezsiniz. Arzunun bu tip nedenlerine özellikle erkeklerde rastlandığı doğrudur. Aşk sürecinin yeşermesi için varlığı zorunlu olan fetişler bu nedenler arasındadır. Babayı, anneyi, abiyi, kızkardeşi, çocukluktan birini hatırlatan minicik özellikler kadınların aşk nesnelerini seçişlerinde önemli bir rol oynarlar. Ama aşkın feminen biçimi fetişist olmaktan çok erotomaniktir: sevilmek, aşık olunmak isterler ve onlara gösterilen ilgi, sevgi, aşk, ya da onların ötekinde varsaydıkları aşk, onların aşklarını ya da en azından rızalarını tetiklemek için genellikle olmazsa olmazdır. Bu olgu erkeklerin kadınları tavlama pratiğinin temelini oluşturur.
H. W.: Fantazilere herhangi bir rol atfetmiyor musunuz?
J.-A. M.: Kadınlarda fantaziler, ister bilinçli ister bilinçdışı olsun, aşk nesnesinin seçiminden daha çok jouissance pozisyonu için belirleyicidir. Erkekler içinse bunun tam tersi geçerlidir. Örneğin bir kadının jouissance’a –varsayalım ki orgazma- yalnızca kendini hayal ettiği pozisyonda ulaşabilmesi mümkündür. Bu birleşme sırasında, dayak yerken, tecavüze uğrarken ya da kendini bir başka kadın olarak hayal ederken ve hatta orada olmadığını başka bir yerde bulunduğunu düşünürken gerçekleşebilir.
H. W.:Peki ya erkek fantazisi?
J.-A. M.: İlk bakışta aşkın içinde çok belirgin olarak vardır. Lacan tarafından yorumlanan klasik örnek Goethe’nin romanında yer almaktadır, Charlotte’u etrafındaki çocukları beslerken ilk kez gördüğü anda, Genç Werther’in içinde ona karşı birdenbire yeşeren tutkudan söz ediyoruz. Burada aşka yol açan şey bir kadının annelik vasfıdır. Benim kendi deneyimimden verebileceğim bir başka örnek şöyledir: ellili yaşlarını sürmekte olan bir patron sekreterlik pozisyonu için başvuran kişilerle görüşüyordu, yirmili yaşlarda bir kadın içeri girdi ve adam kadına duraklamaksızın ilan-ı aşk etti. Adam onu ele geçiren şeyin ne olduğunu merak ederek psikanaliz sürecine başvurdu. Bu süreçte davranışını tetikleyen şeyin üzerindeki örtüyü kaldırdı: onda yirmi yaşındayken gittiği ilk iş görüşmesindeki kendi hallerini hatırlatan izlere rastlamıştı. Bir bakıma kendi kendine aşık olmuştu. Bu iki örnekte aşkın Freud tarafından ayırt edilen iki yönünü görüyoruz: ya anne örneğinde olduğu gibi sizi koruyan kişiye aşık olursunuz ya da kendi narsistik imgenize…
H. W.: Sanki birer kuklaymışız gibi anlaşılıyor!
J.-A. M.: Hayır, herhangi bir erkekle herhangi bir kadın arasında peşinen varolan bir yazgı, gizli bir plan, önceden belirlenmiş bir ilişki yoktur. Karşılaşmaları sperm ve yumurtanın karşılaşmasında olduğu gibi programlanmamıştır. Bu karşılaşmanın genlerimizle de uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Erkekler ve kadınlar konuşurlar, sözün dünyasının içinde yaşarlar, belirleyici olan işte budur. Aşkın halleri onu çevreleyen kültüre karşı aşırı hassastır. Her kültür cinsler arasındaki ilişkiyi yapılandırma biçimi ile dikkat çeker. Öyle ki bugün Batı’da, liberal, piyasacı ve hukuki toplumlarımızda; ‘çoğul’ olan ‘tek’i tahtından indirmek üzere yoldadır. İdeal ‘ömürlük büyük aşk’ modeli, hızla tanışma, hızla flört etme, hızla aşık olma ve alternatif, ardışık ve hatta eş zamanlı aşk senaryoları karşısında yavaş yavaş zemin kaybediyor.
H.W.: Ve uzun vadedeki aşk? Ebedi aşk?
J.-A. M.: Balzac ‘Ebedi olmayan her tutku mide bulandırıcıdır’ der. Ama bir bağ ömür boyu tutkuyla devam edebilir mi? Bir erkek kendisini bir kadına ne kadar çok adarsa, o kadın erkek için o kadar anaç bir anlam ifade etmeye başlar: kadın artık aşık olunamayacak kadar yüce ve dokunulmazdır. Bu kadın kültü en çok evli homoseksüeller arasında ortaya çıkar: Elsa’ya olan aşkını bir imzayla kutsamış olan Aragon, Elsa ölür ölmez erkeklerin dünyasına merhaba demiştir! Ve bir kadın tek bir erkeğe bağlandığında, onu iğdiş eder. Dolayısıyla tutulan yol meşakkatli ve dardır. Karı koca aşkının alın yazısı en iyi ihtimalle dostlukla son bulur, Aristoteles bunun aslında gerekli olduğunu da söyler.
H.W.: Sorun erkeklerin kadınların, kadınların da erkeklerin kendilerinden ne istediklerini bilmemesidir…
J.-A. M.: Evet. Aristotelesci çözümü çürüten olgu, Lacan’ın derin bir iç çekişle söylediği gibi, bir cinsten öbürüne karşılıklı diyoloğun imkansız olması halidir. Aşık olan insanlar aslında ötekinin dilini belirsizlikler içinde, el yordamıyla etrafında dolanarak, anahtarları arayarak öğrenmeyi sürdürmeye mahkumdurlar: kilitleri açan anahtarlar daima değişebilir. Aşk çıkışı olmayan bir yanlış anlamalar labirentidir.
[1] Jacques Lacan’ın çalışmalarında geçen bir terim. İngilizce’ye çevirilerde genellikle çevrilmeden korunur. Biz de çevirmemeyi tercih ettik. Lacan jouissance kavramını ilk kez, haz ilkesi ile arasındaki karşıtlığı ortaya koyabilmek için “Psikanalizin Etiği” (1959-1960) başlıklı seminerinde tanımlamıştır. Lacan “haz ilkesinin ötesinde bir jouissance’ın var olduğunu” düşünür. Bu süreç kısmi dürtülere bağlı bir süreçtir, jouissance öznesini durmaksızın kendi zevki üzerinde belirleyici olan yasakları aşma girişiminde bulunmaya, haz ilkesinin ötesine geçmeye zorlar.
Ancak Lacan’a göre haz ilkesini aşmanın sonucu daha fazla haz değil acıdır. Çünkü öznenin katlanabileceği hazzın kapasitesi bellidir. Bu sınır aşıldığında haz acıya dönüşür ve Lacan’ın jouissance olarak tanımladığı şey işte bu “acıtıcı ilkedir”.
-
AŞK YAHUT ÇIKIŞI OLMAYAN LABİRENT
“Aşk çıkışı olmayan bir yanlış anlamalar labirentidir.”
Jacques-Alain Miller
Aşk üzerine ele alınan farklı tanımları düşünürsek bu ifadelerde öznenin biricikliğinin söz konusu olduğu söylenebilir. Bu öznellikle birlikte edebiyat, psikanaliz ve felsefe alanında aşk ile ilgili pek çok tanımlamaya alan açmış psikanalistlere, şairlere ve filozoflara konu olmuştur. Yüzyıllar boyunca aşkı tanımlamak da içinden çıkılması güç bir labirente dönüşmüştür.
Lacan “Âşık olmak kendinde bulunmayanı bir ötekine vermesidir.” der. J. Alain Miller ise bunu âşık olmanın öznenin ancak kendisindeki eksikliği kabul etmesiyle mümkün olabileceği şeklinde yorumlar. Kişi eksikliğini onu doldurabileceğini düşündüğü bir ötekine açar. Bruce Fink Lacan’da Aşk kitabında bunu oldukça somutlaştıran bir ifadeyle anlatmıştır; “Seni seviyorum” demek –ben eksiğim ve sen benim eksiğime sesleniyorsun- demektir der. Freud’un kastrasyon kavramıyla da ele alacak olursak âşık olan kişi âşık olunan karşısında kastre olur. Bütün bu kavramlar göz önünde bulundurulduğunda aşkı bir kalıba sığdırmanın imkânsızlığını öznenin arzusunu bulmasındaki imkansızlıkla birlikte düşünmek mümkün mü?
Edebiyat alanındaki tanımlamaları düşündüğümüzde ise aşkın çeşitliliğinin yanı sıra betimlemesi de her şairde, yazarda farklı bir yankı uyandırmıştır. Aşkın öznelliği ve ifade ediliş biçiminde söz sanatlarına başvurulması ise aşk’ın ifadesindeki eksik kalan anlamı taşıyabildiği için okuyana o eksikliği doldurabilmesi için bir alan açar sanki. Divan edebiyatındaki gül ile bülbülün arasındaki aşkı düşündüğümüzde ise bu aşkın çıkış noktalarından birinin bülbülün en canlı öttüğü vaktin gülün açtığı zaman olmasıyla kurulan bir düşlem söz konusudur. Gül ile bülbülün aşkında, ona güzel sözler söyleyen gül açar ve gülün üzerindeki böceklerden beslenen kokusuyla mest olan bülbül de gülün açtığı zamanda daha canlı ötmeye başlar. Birbirlerinden uzak olduğunda ise gül solar dikeni kalır, dikenin bülbülü kanatmasıyla da gül rengini kırmızıya boyar.Lacan aşk konusunun içinden çıkılamayan bir labirent olmasındaki sebebin “kişideki eksiğin ötekinde saklı olmadığıdır” der. Ancak özne ötekinde bulduğunu sandığı eksik ile boşluğunu doldurmak istemeyi bırakana kadar aşk devam eder. Leyla ile Mecnun’dan Romeo ve Juliet’e kadar eksiğin dolmadığı bir konumda aşkın varlığı görünür olur sanki. Aşık Veysel’in de dediği gibi “seversin, kavuşamazsan aşk olur” ifadesinde eksikliğe yaptığı atıf Lacan’ın eksiği aradığımız yerin öteki olmasından iler gelir.
O halde Şems Mevlana’yı bırakıp gitmeseydi aşkının varlığı aşağıdaki dizelerin varlığı gibi bu denli görünür olur muydu?
Gitti eşsiz güzellikteki
Doyamadım görmeye
Gitti ama acısı kaldı,
Gül soldu dikeni kaldı…Kl. Psk. Burçe Tulpar
Kaynak:
Lacan‘da Aşk: VIII. Seminer Aktarım Üstüne Bir İnceleme. Bruce Fink
Psikanaliz Bize Aşkı Öğret! Jacques-Alain Miller’ın Hanna Waar ile yaptığı aşk üzerine söyleşiyi çeviriyi çeviren Özlem Akarsu, Yazı linki
Zavotçu, G. (1997). Türk Edebiyatı’nda Gül ve Bülbül Mesnevileri, Doktora Tezi, Atatürk Üniversitesi.
-
Dinle “büyük” Adam!
Big brother is watching you!
George Orwell
Bir canlının doğumuyla başlayan yolculuğundaki büyüme ile “işleri büyütmek” deyimini birlikte düşününce büyümenin deneyimi de beraberinde getiren bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, duygusal ve fiziksel büyüme ne zaman tamamlanır, tamamlanır mı ya da insan ne zaman “büyük” olur sorusunun cevabını vermek kolay değil. Belki de “büyük” olmak tamamen bir yanılsamadır. G. Orwell’ın kitabında bahsettiği gibi bizi izleyen bir “Big Brother” da yoktur.

Wilhelm Reich “Dinle, Küçük Adam” (1948) Elbette bir “büyük”ten bahsettiğimiz zaman mutlaka “küçük” kavramı da kendini var edecektir. Wilhelm Reich “Dinle, Küçük Adam” (1948) isimli kitabı ile büyük ve küçük kavramını farklı bir şekilde ele alıyor. Büyümeye giden yolları ve küçük kalmanın nedenlerini sorgulatıyor.
“Büyük adam yaşamın amacını senin gibi zengin olmakta, kızlarının kurallara göre evlenmelerinde, politik kariyerde, profesör süslerinde görmüyor. Senin gibi olmadığı için onu ‘dahi’ ya da ‘tuhaf’ olarak adlandırıyorsun. Ama o senin boş gevezelik toplantıların yerine kendi düşünceleriyle yalnız kalmayı tercih ettiğinde onun toplumsal olmadığını söylüyorsun. Sen küçük adam, bu sıradan dürüst adamın karşısında yozlaşmışlığın içinde kendini “normalliğin” prototipi olarak çıkarıyor ve ona “anormal” diyorsun. Onu küçücük ölçülerinle ölçüyorsun ve senin normallik ölçülerine uymadığını düşünüyorsun.”
Yaşamın amacı nedir meselesi her birey için kendi dünyasında cevabını aradığı öznel bir meseledir. Lacan “Arzu, ötekinin arzusudur.” der, burada öteki benden ne istiyor, ne yapmamı bekliyor soruları ile karşı karşıya geliyor özne. Eğer ondan zengin olmasını , politik kariyer yapmasını, kadınların kurallara göre evlenmelerini istiyor olduğuna inanıyorsa bu öznenin yaşam amacı olabilir. Peki bütün bunları karşıladıktan sonra ne olacaktır? Ya da ötekinin arzusu doyumlu ya da sonlu mudur? Ötekine her baktığımızda başka bir eksikle karşı karşıya gelmemiz an meselesidir. Çünkü arzu eksik üzerine kuruludur der Lacan. Yine “yaşamın amacı nedir?” sorusuyla baş başa kalıyoruz. Sorumuzun cevabını net bir kesinlik içinde alamamanın verdiği yaşama arzumuzla hayatımızı sürdürüyoruz. Peki ya başından beri net bir cevabımız olsaydı?
-
Medusa’nın Laneti; Kadınsı Bakışın Yerini Alan Baktığını Taşa Çeviren Bakış
Yunan mitolojisinde Medusa, ona bakanı taşa çeviren bir kadın olarak bilinir. Bu lanetin asıl sebebi ise Medusa’nın cinsel-fiziksel şiddete maruz kalmasıdır. Daha önce güzelliği ile tanınan Medusa kendini içinde bulduğu bu şiddet döngüsünün ardından toplum tarafından da hor görülerek duygusal şiddete, yargılamalara da maruz kalır.

Luciano Garbati’nin (2008) “Medusa, Perseus’un başı ile” heykeli New York Ceza Mahkemesi önünde “adalet simgesi” olarak sergilenmektedir. Mite göre Yunan mitolojisinde denizler tanrısı olarak bilinen bir erkek (Poseidon) Medusa’ya tecavüze eder. Bunu öğrenen ve Poseidon’u kıskanan Athena ise Medusa’nın saçlarının her bir telini yılana çevirip, ona her bakan kişinin taşa dönüşmesi için onu canavara çevirerek lanetler. Ardından bununla da öfkesi dinmediği için Perseus’a, Medusa’nın kafasını kılıcıyla keserek öldürmesini emreder. Bugün Medusa’nın hikayesi tek bir suçu olmadan bu muameleye maruz kalmasıyla anılmaktadır. İçinde bulunduğu sistemin canavarlaştırdığı Medusa’nın heykelinin Luciano Garbati tarafından yeniden yorumlanması bugün kadın haklarına ve cinsel saldırı davalarına başka bir bakış açısı kazandırmaktadır.
Peki, bu kadar çarpıcı bir heykel eril bir düzende ilk bakışta nasıl algılanır? Ona bakana neler hissettirir ya da ona bakan hangi bakışla bakar? Kadınsı bakışın yerini alan baktığını taşa çeviren bakışın yarattığı etkiden bağımsız esasen tam da bu noktada bizi bakış açımız, varsa önyargılarımız yönlendirir. Keşfetmek, irdelemek, anlamak umuduyla…
-
Yasa’k ve Arzu
“Sen hep kendine önlemler aldın ben kendime yasaklar koydum
Önümüzde barajlar var, bu su hiç durmaz”Bülent Ortaçgil-Bu Su Hiç Durmaz
Yasağın olduğu yerde kuşkusuz arzu da vardır ve yasaklanan şeyin arzu edilir hale gelmesi kaçınılmazdır. Lacan, arzuyu bireydeki bir “bütün/tam” olamayışındaki “eksiklikle” ilişkilendirmektedir. Birey bu eksikliği zaman zaman farklı nesnelerle veya öznelerle doldurmaya çalışsa da o eksiklik hiçbir zaman doldurulamayacaktır. Arzu eksik olanla ilişkilidir ve ulaşmak istediğimiz o “tam olma” arzusu da hayat boyu devam edecektir. Esasen bu tam olma arzusuna dair kurduğumuz düşlemler devam ettikçe hayatı yaşama arzumuzu da beraberinde getirecektir.

Salvador Dalí,
The Enigma of Desire, or My Mother, My Mother, My Mother, 1929İlişkilerde “yasa” olarak nitelendirilen unsurları düşündüğümüzde bu yasa çiğnense de çiğnenmese de arzu oradadır. Tam da Bülent Ortaçgil’in belirttiği gibi “Bu su hiç durmaz” ve eksiğin olduğu yerde arzu devam eder. Her bireyin kendi düşlemi içerisinde bir ötekiyle ilişkilendiği düşünülürse ötekinin arzusu ile öznenin arzunun kesiştiği bir düşlem olduğunda romantik ya da değil bir ilişki başlayacaktır.
Eksiğin bir türlü tamamlanamadığı ancak ötekinin o eksiği tamamlayabileceğine dair düşlem diri kalması Lacan’ın bir seminerinde “Ben eksiğim ve sen o eksiğe sesleniyorsun” ifadesiyle paralel düşünülebilri.
“Sevginin hiçbir dayanağı yoktur… size söylediğim gibi: sevgisini vermek, tam da ve esas olarak, kişinin sahip olduğu hiçbir şeyi vermemesi demektir; çünkü sevgi, tam da kişinin sahip olmadığı ölçüde söz konusudur” (Lacan, Seminer V , 7 Mayıs 1958).
-
Psikoterapi ve Dil
“Kelimelere ancak istenilen bir şey yok olduğunda ihtiyaç duyulur; kayıp olmayan yerde dil var olamaz.”
Jacques Lacan

Kayıp olan nesnenin hayat boyu arandığı ve defalarca yerinin dolduğu hissedilip tekrar yerini boşluğa bıraktığı bir döngüde, kendine dair bir arayışın kapısını aralamak üzere psikoterapinin bir aracı olduğunu söylemek mümkün. Elbette bu süreçte kayıp sandığımız ya da “doldu, tam oldu” sandığımız çoğu şeyin illüzyon olduğu gerçekliği zaman zaman psikoterapi sürecini etkileyecektir. Ancak zorluğun, direncin, bilme ihtiyacının olmadığı bir yerde gerçekliği görmek de güçleşecektir.
Öyleyse Lacan’ın bahsettiği kaybın söz konusu olduğu yerde var olan dili hayatımızda ne sıklıkla kullanıyoruz? Şiirlerde kullanılan dildeki örtük ancak çift anlamlı olan dilde kendimize dair neler bulabiliriz?